İkinci Gün: Denizli & Burdur

0
133

8 Ekim 2021

İkinci günün sabahına Dedeman’ın traverten manzaralı odamızda gözümüzü açtık. Hemen kahvaltımızı yapıp yola koyulduk. Yolun başındaydık ve hala kafamızdaki geziyi yapıp yapamayacağımızı, ne zaman, nerede pes edip döneceğimizi ya da sonunu görüp göremeyeceğimizi, hatta kaç gün süreceğini bilmiyorduk. Bir yola çıkmıştık ve yol bizi nereye götürürse oraya gidecektik… İlk yazıda da değindiğim gibi, hiç plansız değildik ama çok planlı da sayılmazdık… Tek yaptığımız, tıpkı bugünün sabahında olduğu gibi kahvaltı ederken kabaca bir güzergah belirlemek ve o güzergahta nereleri görmek istediğimize karar vermekti. Kırmızı çizgilerimiz, olmazsa olmazlarımız vardı ama onların dışında yolun bizi nereye götüreceğini bilmiyorduk ve açıkçası ikimiz de pek müdahil olmak istemiyorduk.

İşte o sabah da bir güzergah belirlemiştik; Denizli’den çıkacak, Burdur üzerinden Alanya’ya ulaşacaktık. Alanya, sebebini sorgulamayalım ama kırmızı çizgimizdi!

Denizli’den çıkmadan listemizdeki görülecek yerlerden biri olan Laodikya Antik Kentin’e girdik. Kentin ismiyle ilgili rivayetler muhtelif ama benim inanmak istediğim senaryo; MÖ 261-263 yılları arasında II. Antiokhos’un kenti kurup, karısı Laodike’nin ismini verdiği varsayım. Günümüzde kadınları savunmasız görüp zevk için öldüren zihniyetler varken bir zamanlar o kadınların isimlerinin şehirlere veriliyor olması biraz insanlığın nerelerden nerelere geldiğini gösterir nitelikte…

Kent, Roma İmparatorluğu’na bağlı ve Hristiyanlığın 7 kilisesinden birine sahip. Şehirde iki tane koskocaman tiyatro var. Biri oldukça iyi durumda, diğeri biraz daha yıpranmış ama sanırım ben en çok onu sevdim. Basamaklarına oturup uzun uzun sessizliği dinlemek istedim ama yapamadım. Emin olmasak da sanıyoruz ki akrep gördük 🙂 Gördüğümüzden emin olamayıp güvenlik görevlisine sorduk. Bizimle dalga mı geçti gerçekten var mı bilmem ama ‘’Siyahsa sıkıntı yok, sarıysa kaçın. Çok var buralarda.’’ dedi. Açıkçası bizimle dalgasını geçip eğlendiği kanaatindeyim ve bu konuyu daha fazla irdelemek istemiyorum.

Olabildiğince iyi bir şekilde ortaya çıkarılmış şehir. Kazı halen devam ediyor. Mozaikler muhteşem. Mutlaka yolunuzu düşürüp görmelisiniz derim. Ören yeri statüsünde dolayısıyla müze kart ile girebiliyorsunuz. Müze kartınız yoksa giriş ücreti 37 TL.

Hazır Müze kart sahiplerine müze mağazalarında uygulanan indirim de varken her gittiğimiz yerden birer magnet almaya başladık. Mağazadan alışverişimizi yaparken görevliler Kaklık Mağarasını da gidip görmemiz gerektiğini söylediler ama çok vakit kaybedecektik. Denizli’ye tekrar gelmek için bir sebebimiz olsun diyerek pas geçtik ve yolumuzun üzerindeki Pamukkale Şarapları Satış Mağazası’nda vakit geçirmeyi tercih ettik. Gönül, bütün mağazayı satın almak istediyse de sadece bir kasa şarap alıp yolumuza devam ettik. Fiyatları o kadar uygun ki, yolunuz düşerse sakın ama sakın atlamayın.

Sonraki hedefimiz Salda Gölü’ydü. Çevresinde bir tur atıp, biraz havasını solusak, rengine dalsak bize yetecekti. Bir de basından okuduğumuz kötü bir takım gelişmelerden sebep nasıl göreceğimiz hakkında da endişelerimiz vardı.

Bunları düşünürken birden İnsuyu Mağarası oklarıyla karşılaştık. O an karar verilmişti, o mağaraya girilecekti. Ama yolu ceviz ezmecisinin önünden geçiyordu. Burdur’un olmazsa olmazlarından. Genellikle çok tatlı yapıyorlar ama yine de çok sevdiğim bir ezme. ‘’Tatlı An’’ Burdur merkezden İnsuyu istikametine devam ederken Mağaraya gelmeden hemen evvel sağ tarafta kalıyor. Minicik bir dükkan. Kredi kartı geçmiyor. Tepsiden taze taze bir küçük parça ikram ediyorlar. İçinde kocaman ceviz parçaları geliyor ağzınıza. Şeker oranı şu ana kadar yediklerim arasında en iyisi. Cebimdeki bütün nakdi veriyordum ki çocukcağız ‘’Hediye mi, kendinize mi alıyorsunuz, kaç kişisiniz?’’ gibi sorular sordu. Sırf para kazanma odaklı olsa umurunda bile olmazdı ne amaçla, kaç kişiye aldığım ama o sordu! Kendimize alıyorum ve iki kişiyiz diyerek açıkladım. ‘’O zaman size bir kutu yeter.’’ dedi. Aç gözlülük yapmayıp bir kg aldım ve çıktım. İyi ki… Yoksa tam beş dakika sonra İnsuyu Mağarası’nın kapısında kalabilirmişiz üzerimizdeki bütün nakdi ceviz ezmesine verdiğim için 😉 Giriş ücreti kişi başı 18 TL’ydi. En yakın ATM de kim bilir neredeydi… Çok büyük bir kayıp olur muydu içeri girememek? Benim için olmazdı. Mağaranın sonunda vaktiyle çok güzel bir göl varmış. Ama şu an sadece yeri var. O sebeple çok etkilendiğimi söyleyemem ama belki karanlık, ıslak, kasvetli yerlerden hoşlanmadığım içindir…

Mağaradan çıkıp Salda’ya doğru devam ettik. 2019 Mayıs ayında görmüş ve ”Dillere destan Salda bu mudur?’’ demiştim. Mezbelelikti. Kamp alanları pislik içindeydi. Şansıma hava da kapalı olduğundan öyle suyun rengi de çok çekmemişti beni. Bu kez hava günlük güneşlikti. Sanıyorum ki, ülke genelinde çıkan yangınlar nedeniyle neredeyse tüm gölün çevresi girişe kapatılmıştı. Sessiz, sakin, tertemiz ve muhteşem rengiyle karşımızda duruyordu. Sezonda, kalabalıkta nasıldır bilmem ama o insansız haliyle muhteşemdi. Tüm gölün etrafını turlayıp biraz da sahilinde yürüyüş yaptıktan sonra benim aşık olduğum kente doğru yola koyulduk.

Sagalassos!

O ana kadar gördüğüm en etkileyici 3 yapıdan biri bu şehirdeydi. 3700 km kat ettikten sonra bu sayı biraz arttı ama hala ilk beşte o çeşme. Ve hala gördüğüm en etkileyici çeşme.

Batı Torosların bir parçası olan Ağlasun Dağı’nın bir yamacında kurulmuş şehir. Yolu dar ve virajlı. Şehrin varlığı 1706’da keşfedilmiş olsa da kazılar 1990’da başlamış ve disiplinler arası bir araştırma projesi uygulanarak şehir gün yüzüne çıkarılmış. İyi ki!

Biz müze kartlarımızı kullanarak giriş yaptık. Ancak kartınız yoksa kişi başı 17,5 TL ödemeniz gerekiyor.

Yine ilk olarak 2019 Mayıs ayında; öncesinde hiç araştırmadan ve fotoğraflarına bakmadan gitmiştim. O zor yolunu aşıp kapısına dayandığımızda ”Ben buraya arabayla zor çıkıyorum, bu adamlar nasıl o vakitlerde çıkıp şehir kurmuşlar!’’ demeden yapamamıştım. Sokaklarında dolaşmaya başladığımda ise, benim için son derece sıradan bir antik kent örneğiydi. Ta ki; o kapılardan geçip kendimi o meydanda bulana kadar. Gayri ihtiyari gördüğüm şey karşısında şoka girmiş ve çığlık atmıştım. İtiraf edeyim, şu ana kadar hiçbir yapı o andaki şokumu yaratmadı. İşte o muhteşem çeşme dışında bir de dünyanın en yüksek rakımlı tiyatrosu unvanına sahip 9000 kişilik bir tiyatrosu var.

Kısaca; Antik Yunan’da Pisidya’nın başkenti olan Sagalassos, kesinlikle görülmeye değer son derece etkileyici bir şehir!

Bugün için planladığımız görülecek yerleri görmüş artık ”kırmızı çizgimize” doğru yol alma vakti gelmişti. Geceyi Alanya’da geçirecektik…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here