Yirmi Dördüncü Gün: Son Durak; Efes

0
43

30 Ekim 2021

İtiraf etmeliyim ki; ben bu turu 23 gün sürdü sanıyordum. Kaleme alıp kaydını tutarken fark ettim ki, 24 gün sürmüş… Ne kadar yol kat ettiğimizi fark etmeden onlarca antik kent görmüş binlerce km yapmıştık. Ve belki eve dönüyorduk, bitmişti turumuz, listedeki son görülecek yerin yanına da “✓ “ atıvermiştik ama ne kadar yorgun olsak da türlü türlü bahanelerle yolu uzatmaya devam ediyorduk…

İşte Selçuk’ta da o nedenle gecelemiştik. Yolu uzatıp eve dönmemek için bahanelerimiz de son derece geçerliydi.

Öncelikle Efes Müzesi’ni görmemiştik çünkü Nisan ayında gezerken daha evvel görmüş biri olarak burun kıvırmıştım. Eski bir müzeydi. Ayrıca biraz da zamansızlıktan görmediğimiz St.John Bazilikası ve Artemis Tapınağı vardı.

En önemlisi Yamaç Evler vardı ki; müze kartın geçmediği, ekstra ücret ödemeniz gereken bir yer olması sebebiyle biraz mesafeliydim. Üstelik de öyle 15-20 TL değil, kişi başı 55 TL ödemeniz gerekiyordu…

Yine de girip görecektik.

Sabah erkenden kalkıp otelimizin terasında son derece samimi ve sıcacık personeliyle birlikte kahvaltımızı ettik. Otelin ismini de vermeliyim evet ama anımsamıyorum 🙁 Yalnız St. John Bazilikası’na çok yakındı ve kahvaltıdan sonra yürüyerek oraya gittik. Girişinde bizi muhteşem bir uyarı karşıladı.

Güle eğlene bazilikaya girdiğimizde sabahın erken saati olmasına rağmen muhtemelen hac ziyaretlerini yapan İspanyol turistlerle karşılaştık… rüzgarda dağılan duaların arasından geçip Efes Müzesi’ne devam ettik…

Biraz şaşkındım çünkü müze restore edilmiş, yenilenmiş ve son derece keyifli bir hale gelmişti. bilmiyordum yenilendiğini. İyi ki; turu uzatıp bir gün daha kaldık ve Efes Müzesi’ni yenilenmiş haliyle bir kere daha görebildim…

Artemis Tapınağı’nın yerini görüp, sonrasında Artemis heykelini görmek insanı ister istemez heyecanlandırıyor. Her anını hayal etmeye çalışıyorum. O tapınağın o zamanın şartlarındaki inşasından tutun bu güne gelişini, bulunuşu, keşfedilişi, o ana tanık olanların heyecanı…

İşte böyle yoğun düşüncelerle Efes’in yolunu tuttuk. Hedef belliydi. Gireceğiz, Celcius’un önünden geçip bir minik saygı duruşunda bulunacağız ve yamaç evlere gireceğiz… Plan kusursuzdu. Ve aynen bu şekilde de ilerledi.

Artık meşhuuur yamaç evlerin içindeydik. Hala neden 55 TL verdiğimi sorguluyordum ve içten içe de değmediğini düşünüyordum. Ta ki bir üst kata çıkana kadar… Ve sonra bir üst kata daha…

Mozaikler, duvarlar… Efsane…

Günümüzün zevksiz ve ucuz halılarıyla duvar kağıtlarını düşününce endüstrileşmenin çok da hayırlı bir şey olmadığı kanısına varmıştım.

Bu denli tüketim odaklı olup, ucuz ucuz alıp, sıkıldıkça attığımız eşyalar hiç olmasa mesela ve yeniden evlerimizi o incecik mozaiklerle her biri ayrı bir tablo olan duvar kağıtlarıyla dekore etsek…

Evet belki hayat o vakitler daha kısaydı, ama erken başlıyordu. Ve evet belki o vakitler uğraşacak çok fazla gaileleri yoktu. Trafik, okul, iş, çoluk, çocuk gibi bir sürü parçaya bölünmeleri gerekmiyordu.

Ve muhtemelen tam da bu sebeple daha üretkendiler. Vakitten bol hiçbir şeyleri yoktu ve oturup evlerine bilmem kaç senede belki bir halı dokuyorlardı 😉

Elbette biliyorum, hikayenin aslı böyle değil.

Üst sınıf alt sınıfa bunları yaptırtıyor ve çoğunlukla da çocuklar çalıştırılıyor elleri minicik olduğu için…

Ama bu bir zümrenin günümüzle kıyaslandığında çok daha zevkli ve kaliteli bir yaşam sürdüğü gerçeğini değiştirmiyor ki, o zümre günümüzde de aynı gaddarlık ve bencillikte diye düşünüyorum. Tek fark geçmişte daha zevkli daha ince bir yaşantıları varmış sanki…

Hayranlıkla, verdiğim her kuruşa değdiğini hissederek Yamaç Evlerden ayrılırken yine hedeften sapmak üzereydim. Bir iki sokağına, caddesine dalmadan çıkmayacağız Efes’in değil mi?

Mesela genel eve giden yol üzerindeki ayak izini görmeyecek miyiz?

Mümkün mü:) Tabii ki aheste bir ritimde, en son 6 ay önce bütün şehri görmüş olmanın verdiği rahatlıkla, bir iki sokak, bir ana cadde yapıverdik. Olmazsa olmaz tiyatromuzu tavaf ettik ve artık dönüş yolundaydık…

Gelin görün ki, yolumuzun üzerinde bir antik kent daha vardı. Metropolis Antik Kenti!

Bir süredir devamlı adı geçiyor, tavsiye ediliyor ya da bir yerlerde bir şeyler okuyorduk hakkında. “Foça’ya yakın, nasılsa bir gün kalkar gideriz” diyerek erteliyorduk görmeyi ama bu kez çok yakınındaydık ve hemen sapıverdik köy yollarına…

Kuvvetle muhtemel otobandan bir girişi vardır ama Google Maps bizi ısrarlı bir şekilde köy yollarından götürdüğü için alışmıştık artık 🙂

“Aman! Onun horozunu, bunun koyununu ezmeyelim…” diye yavaş yavaş yol alıp Metropolis’e ulaştık. Ören yeri statüsünde ama değil. Hes kodlarımızı alan bir görevli var ama giriş ücretsiz.

Kazı halen devam ediyor gibi ama etmiyor da gibi…

Hiç fena sayılmayacak mozaikleri var ama kilitli. Kilitli ama Nasrettin Hoca’nın türbesi misali…

Sanıyorum yolun sonuna gelmiştim.

Sadece bu turdaki 42. antik kentimdi ve saygımın sonsuz olduğu sevgili arkeologlarımız ile bu şehirlerin gün yüzüne çıkmasında etkisi olan hiç kimse bana kızmasın, gönül koymasın ama artık gördüğüm her şeye “meaah kaya mezarı” “meaah sütun” “meaaah mozaik” diye bakıyordum… Yorulmuştum!

Metropolis de hem 42. hem de Efes’in ardından gittiğim kent olarak son derece şansızdı. Gerçi, hakkını yemeyeyim; hamamı ilginçti diyebilirim…

Artık eve dönme ve gezip gördüğüm yerleri sindirme vaktiydi.

Bu antik kent turumuza ait yazı dizisini de işte tam da bu “sindirme” eylemi sırasında kaleme aldım.

Unutmayayım, unutursam açıp okuyayım, okurken yüzümde minicik gülümsemeler belirsin diye…

Belki o nedenle bazen çok detaylı, bazen çok gereksiz anların yer aldığı bir dizi oldu…

Umarım siz de okurken benim yaşadığım gibi yaşayıp, gezmiş kadar olursunuz buraları…

Sürçülisan ettiysem affola…

Sonraki duraklarımızda görüşmek üzere; daha Hitit Kralı Şupi’yle, Cehennem Kayıkçısı’yla buluşup humus yiyeceğiz;)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here